Ziyaretçi Defteri

 Yazarlara Yapılmış Yorumlar     Gündem Bölümüne Yapılmış Yorumlar     Sanat Ve Biz Bölümüne Yapılmış Yorumlar



 sanem ucar   [ 31.07.2010 ]
Yazar Mehmet Güreli





Bir Gemiciyle Konuşmalar


İyi yazılmış bir sayfada bütün sözcükler aynı yöne dönük olmalı. –R.L.Stevenson

Bir Sinbad filmiyle başlamıştı her şey.

Gemicinin bir hikâyesine dönmüştü hayatı, macera yüklü ve sevinçli. O da denizlere açıldı yıllar sonra, bir Conrad, Melville ya da London gibi ve durmadan yazdı. Faulkner’in dediği gibi, iyi bir yazarı hiçbir şey yok edemezdi, iyi bir yazarı değiştirecek tek şey ölümdü.

Seferden her döndüğünde, küçük evine kavuşmanın mutluluğunu yaşardı.

Hep geride bir şeyler kalırdı, onun için, unutamadığı rüyalarını süsleyen, geçmiş bile diyemediği esintiler, nesneler.

Karaya ayak basmaya yakın kamarasında odasını, bahçede hamağında sallanırken de mavilikleri düşlerdi. İlk sabah horozunun sesiyle uyandığında, ancak o zaman artık evinde olduğunu düşünmeye başlardı. Pencereyi açtığında portakal çiçeklerinin enfes kokuları dolardı içeriye.

Zaman yavaş yavaş geri gelirdi kısa bir süre sonra...

Yeni yolculuklar, yeni limanlar düşlerken yatağına uzanır, iyi ki evimdeyim, diye düşünürdü.

Bir Sinbad filmiyle başlamıştı her şey.

Böyle bir giriş okumuştu yıllar önce. Hayatının değişikliklerine de çok uyuyordu bu söz, onu kıyılara yakınlaştırıyordu ve bir başlangıç olarak yıllar sonra sürekli hatırladığı bir cümleydi. Denize açıldığı ilk gün geldi gözünün önüne. Nereye gittiğini bilmeden, ne zaman varacağını kestiremeden çıkılan bir yolculuktu. Zamanın mavi, düşlerin, hayallerin gri göründüğü bir rüya gibi. Yeni olmanın zorluğuyla, bilinmeyenlerin çokluğunun birleştiği bir gemideydi artık.

Günler geçtikçe beklemeyi unutmuştu. Eğer bir limandan söz ediliyorsa varana kadar hayal etmeyi başkalarına bırakmıştı. Bir limana yaklaştıklarında neyi beklediğini bilmemek bile iyi geliyordu ona. Her gece ay ışığı olsun olmasın hayatın mucizelerle dolu olduğunu tekrarlıyordu kendine. Kabule hazırdım, diye yazmıştı not defterine. Hiçbir şey beklemeden...

İlk kitabını yayınladığında The Paris Review’da uzun bir söyleşi yapmışlardı onunla:

“Hava nasıl olursa olsun dolaşırdık nehir kıyısında, birkaç içki şişesini yanımıza alır, saatlerce konuşur, insanın kendini bir şeye adamasının nasıl bir şey olduğunu keşfetmeye çalışırdık. Yazmaya karar verdiğimde uzun bir süre eve kapanmıştım. Kimse beni bulamıyordu, ben de kimseyi aramıyordum. Zamanla da herkesi unuttum sanki, biriktirdiğim para bitene kadar yazmalıydım. Tek düşüncem buydu. Faulkner’in dediği gibi, kâğıt ve kalem dünyalar kurmaya yeterdi. Sözler, kulağımda çınlıyordu:

Kâğıt ve kalem...

Bana yetecek kadar para biriktirmiş, sadece içimdeki sesi dinliyordum.

Uykumda bile bir ses, eserin bitene kadar sokağa bile çıkma diyordu..

Etkilendiğim o kadar çok şey vardı ki, bilmediğim şeylerden bile çok etkilendiğimi söylemek isterim. Adını bile bilmediğim çiçeklerin kokusu, anlamadığım dillerin müziği mesela.

Dolaştığım yerleri bulsam da o boşlukları hiç dolduramadım hayatımda. Neden gittiğimi hep bildiğimi sandım, ama dönüşler konusunda hala bir fikrim yok.

Marsilya’da bir cafede biriyle tanıştım bir gece. Sıkıntılı bir haldeydi, bana Arjantinli olduğunu söyledi, İngilizcesini çok kolay anlayabiliyordum. Ayrılırken bana bir kitap çıkarıp verdi, sol tarafı İspanyolca, sağ tarafı ise İngilizceydi. Çok güzel resimler vardı ayrıca kitapta. Gemiye döndüğümde okumaya çalıştım, tam anladığımı söyleyemem, ağdalı bir dille yazılmıştı, yüze yakın kelimenin altını çizdim, sabaha kadar sözlükle tekrar tekrar okudum. Sabaha karşı kendimi o kadar zinde hissediyordum ki, şaşırmıştım. Birden not defterimi alıp güverteye çıktım, güneş kendini göstermeye hazırlanıyordu...

Bir saat sonra bitmişti hikâyem.

Nehir kıyısında onu son gördüğüm günden beri, diye başlamasını isterdim...”

 sanem ucar   [ 30.07.2010 ]
Yönetmen Mehmet Güreli- Gölge
Film ile ilgili bazı detaylar;

2008 yılında çekime başlanan film 55 kişilik bir ekiple 17 günde çekilmiş.

Peyami Safa ya ait bu romanın senaryosu Mehmet Güreli tarafından yazılmış...

Filmin galası Emek sinemasında yönetmen ve oyuncuların tümünün katılımıyla yapılırken Mehmet Güreli nin film hakkında yaptığı kısa ve öz konuşma şudur;

"Peyami Safa benim önem verdiğim bir romancıydı. Selma ve Gölgesi romanından bir film-noir yaptık. "

Film 27. Uluslararası İstanbul Film Festivalinde 15 nisan akşamı gösterilmiş.

Filmde rol alan hemen herkes birbirini yakından tanıyan kişiler. Bu sebeple birbirlerini tanıyan insanlarla o döneme ait arkadaşları oynamanın keyifli olduğunu belirtmiş oyuncular.

Bu filmden önce belgesel de çeken Mehmet Güreli bu filminin çekilişi esnasında kendini 15. filmini çeken biri gibi hissettiğini söhylemiş ve nedenini şu şekilde açıklamış;

"Rahatlıktan değil, çok çalışmaktan. O kadar çok projem yarım kaldı ki farkında olmadan hazırlanmışım. Yıllarca para bulunamıyor, yarım kalıyor işiniz. 10 sene önce Ahmet Altan'ın 'Tehlikeli Masalları'na giriştik mesela, olmadı. İki sene bayağı uğraşmıştık. Dostlarım bilir ki ben kafa olarak hep filme hazırlanırım. Mesela bu filmde oynayan arkadaşlar 15 yıldır benim bu serüvenimi bilir, öğrencilik yıllarından beri. Bu sebeple ben onları oynatmaktan dolayı çok mutluyum. Onlardan başka bir şey düşünmedim. Görkem (Yeltan) mesela benim albümüme şarkı sözü yazar, ayrıca o masal yazar ben onu resimlerim. Onun amcası bende bas gitar çalar..."

Çok kısa sürede çekimi gerçekleşen film için Mehmet Güreli nin duyguları bir hayli ilginç;

"Kolay değil, yaklaşık 30 yıldır benden film hikâyeleri dinlemekten bıkmışlardı. Sadece arkadaşlarım da değil, albümlerim, sergilerimle ilgili benimle konuşmaya gelen gazetecilere de çekeceğim filmlerimi anlatırdım"

Bu kadar kısa sürede tamamlanan film hakkında bunun sırrı sorulduğunda Mehmet Güreli ye verdiği cevap ta yazılmadan geçilmemeli bence;

"Bilmiyorum, oluyor. Hayat böyle. Bitirmek zorundasın ve bitiriyorsun. Hızlı iş yapan adamlar vardır, demek ki ben de onlardanmışım. Bu sette herkes hızlı, herkes zorunluluklarının bilincinde."
 sanem uçar   [ 28.07.2010 ]
Yönetmen Mehmet Güreli- Gölge
Mehmet Güreli nin yönetmen kimliğiyle gerçekleştirdiği ilk uzun metrajlı filmi Gölge...
 sanem ucar   [ 27.07.2010 ]
Müzisyen Mehmet Güreli
Mehmet Güreli nin  kendi söylemiyle yaşama ve sanata ait düşünceler;


On sene evde tek başıma gitar çaldığımı da bilirim. Bazı şeylerin bedeli midir bu, bilmiyorum.

Hayıflanmıyorum ama, bazen müzik çalabileceğin bir tane adam bile çıkmaz karşına, ayrıca çıksa da sen istemeyebilirsin. 0 zaman tek başına devam edersin, çarka girmek istemezsin...

Mephisto hikayesi bu dönemlere denk geliyor, yıl 72 olmalı. Denetimler falan vardı, TRT'den hiçbir şey geçmiyordu. Ben de zaten besteleri ingilizce yapıyordum. Sen bu parçaları denetime göndersen geçmez dediler. "Niye geçmez" dedim, "çünkü geçmez" dediler. Bunlarla bir oyun oynayayım dedim kendi kendime. Takma isimle, bir yabancı şarkıcıymış gibi 45'lik yaptım. Böylece her programda çalındı o şarkılar, İngilizce de yapsan denetimden geçmiyordu, fakat yabancı şarkılara denetim yoktu... O iki şarkıda da Onno Tunç, Asım Ekren, Fatih Erkoç, Erdal Kızılçay, Atilla Şereftuğ çalıyordu.

O zamanlar İstanbul Gelişim dünya çapında bir grup olmalı derdim kendi kendime. Ama sonra grubun beste üretemediğinin farkına vardım. Sadece iyi adamların bir araya gelmesi yetmiyordu. Yine de yanlarında biraz sıkılarak, ezilerek çalmıştım parçaları. Ben beste yapıyorum, onlar yapamıyor diyecek halim yoktu.


Bugünlerde sabahtan akşama kadar Bach ve Aznavour dinliyorum. Birbiriyle alakası yok ama, beslenirken konuşuyorsun onlarla.

Resim yapıyorum, resmi bırakıp yazı yazabiliyorum, yazıyı bırakıp müziğe geçebiliyorum. Bunların hepsi aynı galiba. Birinden sıkılıp öbürüne geçiyor değilim. Çok yönlülük diye bir şey yok aslında. Her şeye bir bütünde bakmak meselesi var.

Ben sinemadan başladım ve dağılmış gibi görünüyorum ya, aslında yine her şeyi bir çerçeve içinde görüyorum. Yani resmi, yazıyı ve müziği bunun içinde örüyorum. Ve hayat orada aslında. Zaman ve hayat çok karmaşık olduğu için, zannediliyor ki insanlar bunlara yetişemiyorlar.

Kimse dekatlonculara "bu adam da çok değişik koşuyor" demiyor ki. Bir arkadaşım beni dekatloncuya benzetti de, onun için bu örneği veriyorum. Adam ne yapıyor? Cirit atıyor, 100 metreye katılıyor, üç adım atlıyor vs. Öbürleri, sırf 100 m. koşuyor, sırf 400 m. koşuyor. Bu adam da hepsini yapıyor. Ne var bunda? Çok acayip bir şey yapmıyor ki aslında. Hepsi de birbiriyle ilintili şeyler.

Şöyle bir mesele hayatta düşünülemez mi? Yüz metre koşan adam ikiyüz metre koşamaz mı allahaşkına ya? işte size çokyönlülüğün antitezi. Ya da "daha anlaşılır" olması için şöyle bakalım: 200 metre koşan bir adam yüz metre koşamaz mı?



Almanya'ya 27 yaşında gittim. Münih'e. Babam acayip bir adamdı, emekli maaşının yarısını vermişti, "git sinema oku" demişti. Orada bir seneye yakın kaldım, gitarla çok haşır neşir oldum. Okula girebilmek için imtihan gününü bekliyordum, başka bir iş yapmıyordum. Fabrikalara mal geldiğinde, kutuları boşaltmak gibi gündelik işlerden para kazanıyordum...

İmtihana dört gün kala trafik kazası geçirdim. Sinema okulunda bir sürü profesör tanımıştım, okula girmeme kesin gözüyle bakıyorlardı. "Sana bir özel imtihan yapalım" dediler, hastaneye geldiler. Reddettim. "Hayatım boyunca bu okula torpille girmişim gibi hissederim kendimi" dedim... Çok ciddi bir kazaydı, 25 dikiş atıldı suratıma. Gözüm kör oluyordu az kalsın. "Sıcak Bir Göz" kitabımdaki hikaye odur aslında. Hem gözümden akan kanlardır hem de vizörün sıcaklığının gözümle birleşmesi gibi kendime göre uydurduğum bir şeydir. Geceyarısıydı, gözümden şakır şakır kanlar akıyordu. Sıkı bir ameliyata aldılar ve gözümden resmen camları çıkardılar. Burda geçirsen kazayı, acilde öbür gözünü de çıkarırlar adamın.

Evden, annemden falan da gizledim kaza geçirdiğimi. Para kalmamıştı cebimde, polise gittim, dedim ki, eve bu suratla dönmek istemiyorum, bana biraz daha oturma izni verin... "Ne kadar istiyorsan yaz kağıda" dedi polis. Şaşırdım kaldım. Bir buçuk ay sonra da Bad Company gelecekti Münih'e. Tuttum, o konseri de seyredebilmek için konserin bir hafta sonrasının tarihini yazdım kağıda. Ve oturma iznini verdiler. Sonuçta Bad Company'yi seyrettim. Paul Rodgers benim için öyle bir şarkıcıdır ki! Onu sahnede seyretmek olağanüstü bir şeydi. Üç yıl falan fazla yaşayacağım bu yüzden. Öyle bir güç alıyorsun. Bazı şeyleri görüp yaşarsan onlar senin hayatına ekleniyor. Onları yaşamamakla yıpranıyorsun.

Anında iyi şeyleri yaşamak gerekiyor. Sevinçler hastalıkları yok ediyor. Sevinç yaratmamız lazım. Bütün sanatçılar sevinç yaratmalıdır. Sevinç yaratamıyorsan, cebin doluyorsa aynada kendine bir bak, bir daha düşün bu işi.

Sevinç yaratacak insanları da toplumca bağrına basacak bir kültür olması lazım. Mesela Fransa'da neden şairler, kloşarlar el istünde tutuluyor?

Kloşar nedir? Yarı şair, yarı başarısız adam, sarhoş. Ama bütün toplum bunlara nasıl da güzel bakabiliyor... Prevert'den zevk almayı biliyor, Rene Char'ı biliyor, Aragon'u biliyor, Elsa Triolet'yi biliyor. Sokakta onlarla rastlaşıp bir dizelerini yaşamış insanlar. Bu insanların ne paraları ne pulları var, ne arsaları, ne de Mercedes'leri var...

Paris'te de Moustaki'yle Reggiani'yi seyretmiştim sahnede. Aynı konsere çıkmışlardı. Birlikte şarkı söylemediler ama birbirlerini takdim ettiler. Zaten Reggiani, bir sürü Moustaki şarkısı söylüyordu. Almanya'da Chicago'yu, Pink Floyd'u, Roxy Music'i seyrettim... Bir de Zappa'yı seyrettim. Almanya'dayken bıyıklıydım, sakallarım yoktu.

Zappa benim oturduğum mahallenin çok yakınına konsere geldiğinde, beni Zappa'ya benzettiler, kaç kişi yanıma geldi sen Zappa mısın diye. Saçlarım da uzundu. İlk saç bağlamayı Zappa'da görmüştüm, ondan önce saçlarını kimse bağlamazdı. O dönem çok benziyordum Zappa'ya sahiden. Parasız da olduğum için iyice inceydim, zayıftım. Biliyorsunuz Zappa da hiçbir zaman şişmanlamadı!.. Abuk subuk şeyler anlattırıyorsunuz bana, olayın müzikal kısmını tamamen ıskalamış vaziyetteyiz...


 Kulüp anlamında da ilk defa, iktisatçılar diye bir yer vardı Mısırlı Han'ın üstünde, orada çalmaya başladım. Tek başıma çalıyordum. Engin Noyan'la karısı geliyordu, onlar da program yapıyordu. Bir bölümde de birlikte Türk sanat müziği yapılıyordu, ben de birkaç parçaya eşlik ediyordum. Türk sanat müziği söylemem çok mu korkutucu geldi size? Yanık sesle söylüyordum!..

Birlikte Gordon Lightfoot şarkıları da söylüyorduk. Jacques Brel söylüyordum, Jean Ferrat söylüyordum.

En uzun ve verimli çalışma Kömür grubuyla oldu. Kömür'den önce Periskop'u kurmuştuk ama yaşamadı. Ama böyle bir grup kurduk, bir haber yapıldı, Akademinin bahçesinde beş kişi bir resim

çektirdik. Hiçbir varlık gösteremeden grup dağıldı. Nejat bir gün askerden döndü, geldi "valla ne yapacağımı bilmiyorum" dedi. "Bir grup var, istersen sen de gel" dedim. Sonra Nejat'la birlikte konser verdim, Hodri Meydan'da. Nejat Yavaşoğulları-Mehmet Güreli diye çıkmıştık. Arkada yedi sekiz kişilik bir grup vardı. Hatta Bulutsuzluk Özlemi'ni bizim gruptan ayrılanlarla birlikte kurdu Nejat. 0 grubun bir kısmı Bulutsuzluk Özlemi oldu, bir kısmı Kömür oldu, bir kısmı toz oldu.


Her şeyi bir anda bulmanın keyfi yok. Hayatın aramayla geçtiğine inanıyorum. Hem dinleyeceğin müziği aramak, hem yapacağın müziği aramak. Bir insan "buldum" diyorsa, çok şanssız gibi geliyor bana. Bulmak korkunç bir şey. Bulunabileceğine inanmadığım için söylüyorum bunu. Bulunmuş olan bir şey olsa keşke... Herkese "arayın" demek istemiyorum. Ama mutlaka insan bir yerden bir yere geçmeli. Bir yolculuk belki bu. Belki bir noktada tak diye bu illüzyon bitecek. "Arama sona ermiştir" diye bir şey göreceğiz ekranda, "buraya kadar aradınız, buyrun" gibilerden. Sonrası yok. Sanatla uğraşan insan için sonrası şu belki: Giderken, belki günün birinde bir şeyimi hatırlarlar gibi küçük bir teselli.

Bugün "Vapurlar/Blues" otuz bin kişiye ulaşmış vaziyette, on yılda. Hâlâ durmadan satıyor, dört baskı yaptı. İnsanlar bir şekilde bulup alıyorlar. Mesela JJ Cale oturuyor, o rahat tavrıyla bir müzik yapıyor. Bir sürü müzisyen ondan etkilendiğini söylediği sırada onu kimse tanımıyordu. Komik bir müzikal tarih var. Kimse "Cocain" deyince JJ Cale'in adını anmaz ama, bugün "Cocain"i bilmeyen yok rock dünyasında. Ama JJ Cale adı, besteci olarak küçücük, parantez içine yazılır. Özel bir bakış ister. Bakarsan görürsün. Kimse de o kadar kayıp değil. Yeter ki bakasın.

Çok sağlamcı bir müzik anlayışımız var Türkiye'de. Kimse bir şeye katlanmak istemiyor. Hem evini, hem arabasını alacak, ondan sonra da müzik yapacak. Mantık alır mı bunu? Ödülü aldıktan sonra çalışmak gibi bir şey. Böyle düşündüğün sürece yaptığın işi sonuna kadar götüremiyorsun, yarım yamalak işler çıkıyor. Gelecek kuşaktaki insanlar hangi yoldan gidecekler diye düşündüğüm zaman, ortada pek bir şey göremiyorum.

Sanatçı falan bile kalmayabilir. Alan memnun veren memnun havasındalar, bence hiç sıkılmıyorlar. Benim sıkıntım da o. Sıkılmayan insanlardan sıkılıyorum ben. Sanat bu kadar kolay değil.


Burda belli bir topluma ayak uydurma meselesi var. Bir yanda bu işten para kazananlar oraya doğru itiyorlar insanları, bir yandan da yola çıkanlar, hiç kendilerini sorgulamadan hemen bu çarkın içine balıklama atlamaktalar.

Çok farklı adamların çıkmayışı ya da ortalıkta gözükmeyişi ondan ileri geliyor. Adam diyor ki, "ben ortaya çıkayım da, nasıl çıkarsam çıkayım". Bugün Türk sanat müziği ya da pop yerine klasik müzik söz konusu olsaydı, herkes çok sesli müzik üzerine konservatuarlarda keman öğrenmeye çalışaçaktı. Kimse içinden geleni yapmaktan yana değil, işi kendime döndürürsem, ne geliyorsa içimden onu yapıyorum.

Ben zamanla ve kendimle yarışıyorum, insanlarla hiç ilişkim yok. Dolayısıyla benden kimse bir şey beklemiyor. Yaparsam yapıyorum, yapmazsam da bir şey kaybolmuyor hayatta.

98'de yaptığım birçok şeyi çıkaracağım ortaya. Ondan sonra belki bir müddet yok olurum. En büyük sağlık uzak durmaktır. Bu lafın altını çizin lütfen. Eğer varsa elinizin altında bir kalem...

 sanem ucar   [ 26.07.2010 ]
Müzisyen Mehmet Güreli
Çok yönlü sanatçımız Mehmet Güreli ve onun müzisyen kimliği...




«123456789101112131415161718192021222324252627282930»

 Copyright ©2010 Dolandagel®
Bu site, Sanem Uçar ve Oya Tekin tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Sitenin isim ve yayın hakları Sanem Uçar ve Oya Tekin’e aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Burada yer alan yazılı ve görsel içerik, izinsiz olarak, kısmen ya da tamamen kopyalanamaz başka yerde kullanılamaz, izinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.

sanal, hayat, öküz, etik , felsefe, müzik, fotoğraf, sinema, resim, sanat, engelli, özürlü, sakat, felç, omurilik, göz, gözlem, aydınlık,alacakaranlık, internet, alem, dünya, kadın, erkek, çocuk, cinsellik, meta, kapitalizm, küreselleşme, karanlık, obje, dizi, modern, şehirli, kentsel, yaşam, blog, terim, derece, kademe, kişisel, gelişim, Kişisel gelişim, Alacakaranlık aydınlar, İçimizdeki öküz, Fotoğraf diliyle kadın, Kırmızı, Şarap, Suçsuzluk, Ruhsuz olmak, Sanal kişilik, Dik akıllı olmak, Meta, Gezgin, Harita, Evren, Var olmak, Etik değerler, Sanatın dili, Hayatın içinden, cinsel obje, Formül, Akıl, Akıllı olmak, Müzik dünyası, Sınıf, Okul, Müzisyen, Fotoğrafçı, Ressamlar, Çalgıların Dili,Gelecek dünya, Bağlam, Künye, Felsefik terimler, Filozof, Doğa, Dil, Yaşamsal alanlar, Kroke, Şiir, Şair, Şiirsel, Türküler, Evrensel, Sokak,Sokak İnsanları, Yaşlı, mail, Günlük, Gülmece, Dergi, kapak, kan, Çalgılar, Sergi, Sefil, yorgun, mutlu, mutluluk, naif, Masumiyet, rastgele, Deniz, yaşamak, Su, mitoloji, mitolojik, ateş, armağan, özel, genel, Suç, Suçlu, Suçsuz, toprak, ana, yar, aşk, ses, sessizlik, sonsuz,yaprak, yas, zor, zorluk, soy, yalan, yalın, seramik, aile, alzheimer, canlı, canlı müzik, fanatik, gazete, hürriyet, haber, joker, kariyer, kral, şeytan, nick, kod,örgü, motif, çığlık, karanlık, zamane, zor, zorlanmak, arena, forum, motet, andante, agora, söyleşi, irade, düş, blogsiform