Gündem

 Konu

Yaşamın toz bulutunda sessiz türkülerimiz-Sanem Uçar

Çocukluğumun ilk yedi yılı Almanya nın Hamburg şehrinde geçti.Kuzey Buz Denizinin kenarında soğuk bir bölge...

00019.jpg

Kar ı incitmezdi insanı ama... O dönemlerde bile teknolojinin nimetleri kullanılarak sizin için bir olumsuzluk oluşturmazdı, ne ara sokaklar, ne caddeler...

Çocukluğumuzun o beyaz günlerinde o bembeyaz örtüyü parklarda yakalayabilirdik.Doyasıya debelenirdik o örtünün arasında.Nasıl da güzeldi ince ipek gibi bir yumuşaklığın arasında kaybolmak...

Çocukluğumla ilgili olarak hatırladığım nice anılar vardır. Her iki dili de çok güzel konuşurduk ama niyese bizi yabancı sansınlar diye abimle aramızda kendimizin uydurduğu bir dil konuşurduk. Biz de bilmezdik ne dediğimizi.Her iki dilde öylesine bizimle bütünleşmişti ki "ben burdayım! sizlerden biri değilim "in mesajını farkında olmadan verme mesajıydı uydurduğumuz o dil.

Sizlerden biri değilim.....Peki kimim ben?

Hiç bir politik yapısı olmayan, hatta bunların bile farkında olmayan iki küçük çocuk doğup büyüdüğü bir yerde dahi nasıl olurda bu isyana hazırlar kendini?

Çalışmak için geldiği yabancı bir ülkede kendisini sadece işine adayan babam mı öğretti bu düşünceyi?

Hayır!

Tüm hayatı sadece iki çocuğu üzerine kurulu, şefkatini ve sevgisini asla üzerimizden ayırmayan annem mi öğretti yoksa?

Hayır!

Yaşadığımız zorluklar mı dersiniz?

Kısmen!....

Yolda bizleri durdurup onca maviliğin arasında kara gözlerimize bakıp sevgi sözcükleri yağdırırken Almanlar farkında olmadan "siz başkasınız "mantığını  barındırmadı mı sanıyorsunuz?

Çocuk yaşımızda hiç görmediğimiz ülkemizin güneşini, denizini bizlere anlatırken yabancılar, Kuzey Buz Denizinin karanlık sularının senin olmadığını biliyorsundur artık.

Yediğin donmuş balığın yerine kendi ülkende mis gibi başka balıkların kokusunu hiç bilmeden duyumsamayı öğrenebiliyorsun minicikken.

Zorunlu olarak kendine ait olmayan bir yerde olmanın zorluğu kelimelerle anlatılacak gibi değildir.Bunu anlatmaya çalışanların başarılı olmasını hiç kimse benim kadar isteyemez açıkcası.

Çünkü bilmek istiyorum;

Asalara kı guleriyde fazlop, hamaşa ki yaf... ne demek?



 Oluşturulma Tarihi: 16.03.2009
Yazıyı Paylaşın!  


 Etiketler
Göç , Kar , Hamburg , ,

 Yorumlar
Sanem Uçar  30.03.2009
Çocukken yaşadığınız yerin size ait olmadığını öğrenme mekanizmalarınız düşündüğümüzden çok daha fazladır aslında.Ve ister istemez zorunlu olarak nefes almak zorunda kaldığınız bu size ait olmayan yere karşı çocuk dünyanızda kurduğunuz kendinizi koruma , savunma mekanizmaları traji komik durumu da içinde barındırır.


Kendinizi en emin ve korunaklı yer olarak gördüğünüz annenizin kara gözlerinde nemden ışıltılar parlarken canınızın yandığı zaman gözyaşlarının aktığını bilen siz için öylesine anlamsızdır ki bu parıltılar

Birileri canını yakıyordur, kim ne için?

Çocukluğun o soru dolu dünyasında cevapsız kalan sorularla iç sesinizle konuşmaya başlamayı görün....

Cevapsız kalan sorularınızın cevaplarını minicik dünyanızda kendi kendinize vermeye başlarken ilk öğrendiğiniz duygulardan bir taneside yalnızlık oluyor kuşkusuz.Tek kişilik monologlarınızda soruları soran da sizsiniz yanıtlayanda.

Susmayı da öğreniyorsunuz doğal olarak. Konuşmaya bile gerek duymuyorsunuz artık çünkü.Ancak size soru sorulduğu zaman verdiğiniz yanıtlar var ve bu yanıtlar hiç bilmediğiniz kişiler tarafından not ediliyor, yine anlamıyorsunuz, ama artık umrunuzda değil hiç bir şey....

Normal çocuk davranışları göstermediğiniz fark ediliyor yetkili büyükleriniz tarafından ve acilen aileniz çağrılıyor.

O çok sevdiğiniz varlığın kara gözleri biraz daha büyümüş bir şekilde konuşmaya çalışıyor yetkili büyüklerle .Ama Almanca bilmediğinden ister istemez o küçük çocuk çağrılıyor ve tercumanlık yapıyor annesiyle yetkili büyükler arasında.

Anne ben normal değilmişim!

O ne demek kızım, nasıl normal olmazsın.

Annem diyor ki nasıl normal olmazmışım?!

Yok anne, manyak değilmişim, konuşmuyormuşum!

Niye konuşmuyorsun kızım, konuş sende...

Annem diyor ki konuş!!!!

Bu arada annemin kara gözlerinden yaşlar ha aktı ha akacak. Öylesine kızıyorum ki o yetişkin büyüklere yine canını yaktılar annemin....

Ve bu olayın arkasından uzun sürecek bir zaman içersinde üzerimde bir sürü deneyler yapılarak ana okulundan ilkokula başlamama karar veriyor yetkili büyüklerimiz , özel bir izin alarak.

Almanya da ilkokula başladığımda beş yaşındaydım ve garip bir şekilde nasıl olduğunu bende bilmiyorum hem Almanca hem Türkçe okuyup yazabiliyordum ve bana dev gibi gelen mavi gözlü çocukların arasında kayboluyordum....


Alıntı Yap Alıntı Yap


Titus Andronicus  02.04.2009
Bir çocuk gözüyle böylesine kısa bir yazı da yabancı ellerde hissedilebilenleri böylesine anlatabilmek ayrı bir beceri olsa gerek.


Çok uzun zamandan beri benzer koşullarda yaşamış biri olarak hem gülümsetti beni yazdıklarınız hemde hüzünlendirdi .


Anlatacak daha çok şeyiniz olduğundan eminim.Az çok tahmin edebilsem de cümlelerinizi okumak keyif verici olacaktır.


Alıntı Yap Alıntı Yap


Sanem Uçar  04.04.2009

Şu tat alma duyumuz var ya, üzerinde sayfalar dolusu şeyler yazılabileceğim şeylerin başında gelir.Bence yaşama dair en güzel duyularımızdan bir tanesidir. Tat alma duyumuzun ve bu anlamda seçimlerimizin alışılmış gelenek ve göreneklerle ilişkisi düşündüğümüzden çok fazladır.

Çocuk yaşımda bir çok anlamda kendi kendime kararlar almama sebep olan kişilerden bir tanesi de o zamanlar henüz 50 li yaşlarında olan ev sahibimiz Ladevikti.

İkinci dünya savaşının tüm olumsuzluğu üzerinden geçmiş buna rağmen hayatta kalabilmeyi başarabilmiş kişilerdendi. O küçük yaşlarda evin içinde içine hiç bir şey giymeden siyah kombenezonla dolaşmasını anlayamazdım. Yada hiç dışarı çıkmamasını.

Odasına adım attığınız andan itibaren çok sevdiği onlarca kedi ve köpeğin yaşadığı minicik bir mekanda önce koku alma duyunuz size itiraz ederdi.

"Hemen bu odadan dışarı çık!!!!!!!"

Çıkamazdık. Garip bir şekilde, sanki efsunlaşmış biri gibi oturduğumuz yerden bir milim bile kıpırdamadan Ladevik i izlerdik.Çoğunlukla da ben....

Kendi kendine konuşurdu çoğunlukla ve odasının bir köşesinde fotoğrafı olan Hitler e bir şeyler söyler ve sonrada "tuuuuu" diye fotoğrafa tükürürdü.

Orada olmak zorunda kaldığımız anlarda sadece abim mutlu olurdu açıkcası. Çünkü erkek olmanın doğasından gelen bir güdüyle o çökmüş ve yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan Ladevik in kombenezonun altındakileri görebilmek için yere düşürdüğü şeyleri almak için eğildiğinde kafası hep yukarılara doğru kayardı yerden....

Anlamazdım tabii abimin neden sürekli olarak böyle sakarlık yaptığını ve için için kızardım abime.

"Manyak mı bu ne? sürekli bir şey düşürüyor."

Ortak tatlar vardır ama bilirsiniz hiç bir kültürün ret etmeyeceği bence büyüleyici bir tat...

Çikolata!!!!

O anlamsız kokuların arasında Ladevik in bizlere verdiği çikolataları yerken burnumdan nefes almamaya çalışarak yediğim çikolataları hatırlıyorum.

Kokuyu hissettiğimde tat değişiyordu, bu sebeple burnumdan nefes almadan çikolatayı yemeyi öğrenmiştim kendi kendime.

Ama birgün, "size çok özel bir şey yaptım" dedi gülerek.

Ne yapmış olabileceğini merak eden gözlerle Ladevik in sofrayı hazırlamasını izlerken onlarca kedi ve köpeğin arasında bizlere sunulan bir yemeği hiç unutamayacağım.

Balık yağda kızartılmış ve sonra şerbetin içine atılmıştı.

Yiyiyip yememe konusunda inanamayacağınız gelgitler yaşarken önünüze konulan bu şeyin annenizin yaptıklarına hiç benzemediğini bilmenizden midir bilmiyorum ret ediyordu beyin.

Yiyemezsin!!!!!!

Evinden sokağa hiç çıkmayan tüm ihtiyaçları arkadaşları ve zaman zaman da bizler tarafından sağlanan bu kadından korkardım.

Gözlerinizden yaş gelerek beyninizin ve doğal olarak tat alma duyunuzun ret ettiği bir şeyi yediniz mi?

Tüm dileğim bu duyguyu yaşamamış olmanızdır.



Alıntı Yap Alıntı Yap


Titus Andronicus  20.04.2009
İki arada bir dere kalmak deyiminin en güzel örneği yaşanılır bana göre gurbet ellerde. Gerçi çocuksan çoğu şeyi anlayamayabilirsin ama duydukların vardır en azından.

O duydukların derki;

Sabret, gelip geçecek her şey, yine kendi topraklarımıza gideceğiz.

Sizin de yazdığınız gibi size o dönemler çok yabancı gelen kelimelerin anlamını anlamaya çalışırken, aslında hiç bir şeyin değişmediğini de görürsünüz ilerleyen zaman içersinde.

Kendi toprağınız artık ayaklarınızın yere değdiği yerdir.Ama her zaman kulağınıza çarpan o duyduklarınız sizi gerçek anlamda dost edinememeye doğru yönlendirirken yalnızlığı en çabuk öğrenensinizdir.ÇOk doğru ifade etmişsiniz.

Yine de bir yere ait olma isteğinizin ağır bastığı durumlarda çocukların dünyasındaki en acımasız kurallarla geçecek bir çocukluk yaşamınızda ne denli çok hakarete maruz kaldığınızı sonradan çok daha iyi anlayacaksınızdır.


Alıntı Yap Alıntı Yap


Sanem Uçar  20.04.2009

Burada Zülfü Livaneli yi anlatmaya çalışırken yazdıklarınız yine ister istemez bir şekilde Zülfüyü hatırlatmaya devam ediyor bana.

Yazdıklarınızı anlayabilecek gibi hissediyorum kendimi.Çünkü ilk çocukluk yaşamının yedi yılını gurbet elde tamamlamış biri olarak sizi anlamama olası değil.Hele psikologların söylemiyle karakter yedi yaşına kadar belirlenirken bu koşullarda oluşan karakterlerimizin sancılı olmasını normal karşılamalı diyorum artık.

Çok eskiden, sürekli olarak "neden ben böyleyim? "sorusunu kendime sorduğum çok olmuştur.Bir şekilde vaz geçtim sonradan:)

Şimdi;

Zülfü Liivaneli ye göre de bizlerin kökeninde bir göçebelik var.Ve bu göçebelik ister istemez bizlerde bir takın alışkanlıklar kazandırmış durumda.

Mesela diyor ki;

"Biz Türklerin telefon ve adres defterleri karman çormandır.
Çok kullanıldığı için yıpranır, sayfaların kenarları kıvrılır, fihrist bölümleri kopar, bazı sayfalar dikişlerinden kurtulup sökülür.
Kargacık burgacık yazılarla doldurduğumuz adres ve telefon bölümleri çiziklerle doludur.
Adresler çizilerek iptal edilir, telefon numaraları da aynı akibete uğrar. Dolu olduğu için bir satır alta yeni adres ve
telefonlar yazılamaz. Sayfaların sonuna gidilir.
Oraya yazılan telefonlar bir takım ok işaretleriyle epey yukarıdaki isme bağlanmaya çalışılır.
Kısacası bir süre sonra karman çorman adres ve telefon defteriyle kalakalırız.
......

Bunun sebebi göçebeliktir.
Ruhlarımız göçebedir bizim.
Orta Asya’dan küçük atlara binerek yola çıkan atalarımız gibi biz de tedirgin ruhlarımızla oradan oraya dolaşır dururuz.
Sık sık ev, hatta ülke değiştiririz.
Telefon numaralarımız durmadan değişir.
Yabancı ülkelerdeki dostlarınızın telefonunu bir kez yazarsınız, ölene kadar değişmez o numara! Türkiye’de böyle
bir örneği arasanız da bulamazsınız.
Hayatınızda ne çok telefon numarası ve ne çok adresiniz oldu düşünsenize…"

İtiraz edemeyiz değil mi bu düşünceye?. Devam ediyor;

"Dostluklarımız da göçebeliğin hışmına uğramıştır.
Bu ülkede herkes kavga eder, birbirini çekiştirir, başkasının iyiliğini istemez ve en ufak bir tartışmada herşeyi yıkıp devirir.
Dostluğu, narin bir çiçek gibi özenle, ihtimamla bakıp büyütme bilinmez buralarda.
Herkesin kafasının bir yerinde ‘Bana ne?’ tepkisi vardır. ‘Ekmeğimi o mu veriyor? Bana ne yapabilir ki?’böylece milarlarca
küçük kavgadan doğan bir büyük cehennemde yaşarız.
Çünkü dostluk, yerleşiklik ister.
Bir yere kuşaklar boyu yerleşmiş insanlar dostluğun altın değerinde olduğunu bilir.
Çünkü yüzlerce yıl kendi ailesi de orada olacaktır, komşusunun ailesi de.
İyi geçinmeleri şarttır.
Ama göçebe, yolda rastladığı adamla iyi geçinmek zorunda değildir ki! Nasıl olsa geçip gideceklerdir oradan."

Sizin anlatmaya çalıştığınız biraz ötesinde bir düşünüş. Ama bir de bu ruh halimiz varken çocuk dünyamızda yaşadığımız kabul edilmeme olgusuyla birleştiğinde ortaya çıkacak olan kimlik gerçekten sıradan olmamalıdır.

İnsanın içinde fırtınalar eserken özellikle ret edilme eylemi sanıldığından daha çok yaralar insanı. Haklısınız..

İşte bu sebeple de bizler o zamanlar farkında bile olmadan daha çok çalışmak, daha az hata yapmak, daha iyi düşünmek eylemlerini kendiliğimizden geliştirdik.

Sonuç; daima tartışılacak düzeydedir:)



Alıntı Yap Alıntı Yap

 Yorum Yaz

İsminiz / Rumuz (*)   E-Mail Adresiniz (*)
 
Yorumunuz (*)


Internet'te beyan edilen, yazılan, kullanılan fikir ve düşünceler, tamamen kullanıcıların kendi kişisel görüşleridir ve görüş sahibini bağlar. Bu görüş ve düşüncelerin dolandagel.com.tr sitesiyle hiçbir ilgi ve bağlantısı yoktur. Dolandagel.biz, Yorumcu’nun, Internet üzerinde beyan edeceği fikir ve görüşler nedeniyle 3.kişilerin uğrayabileceği zararlardan ve bu yolda üçüncü kişilerin fiil ve hareketlerinden doğabilecek zararlardan dolayı herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Tüm sorumluluk yorumcuyu bağlamaktadır.

Bu sayfalarda bulunan yorumlar okuyucuların kendi yorumlarıdır. Yazılanlardan sitemiz sorumlu tutulamaz.



 Copyright ©2010 Dolandagel®
Bu site, Sanem Uçar ve Oya Tekin tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Sitenin isim ve yayın hakları Sanem Uçar ve Oya Tekin’e aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Burada yer alan yazılı ve görsel içerik, izinsiz olarak, kısmen ya da tamamen kopyalanamaz başka yerde kullanılamaz, izinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.

sanal, hayat, öküz, etik , felsefe, müzik, fotoğraf, sinema, resim, sanat, engelli, özürlü, sakat, felç, omurilik, göz, gözlem, aydınlık,alacakaranlık, internet, alem, dünya, kadın, erkek, çocuk, cinsellik, meta, kapitalizm, küreselleşme, karanlık, obje, dizi, modern, şehirli, kentsel, yaşam, blog, terim, derece, kademe, kişisel, gelişim, Kişisel gelişim, Alacakaranlık aydınlar, İçimizdeki öküz, Fotoğraf diliyle kadın, Kırmızı, Şarap, Suçsuzluk, Ruhsuz olmak, Sanal kişilik, Dik akıllı olmak, Meta, Gezgin, Harita, Evren, Var olmak, Etik değerler, Sanatın dili, Hayatın içinden, cinsel obje, Formül, Akıl, Akıllı olmak, Müzik dünyası, Sınıf, Okul, Müzisyen, Fotoğrafçı, Ressamlar, Çalgıların Dili,Gelecek dünya, Bağlam, Künye, Felsefik terimler, Filozof, Doğa, Dil, Yaşamsal alanlar, Kroke, Şiir, Şair, Şiirsel, Türküler, Evrensel, Sokak,Sokak İnsanları, Yaşlı, mail, Günlük, Gülmece, Dergi, kapak, kan, Çalgılar, Sergi, Sefil, yorgun, mutlu, mutluluk, naif, Masumiyet, rastgele, Deniz, yaşamak, Su, mitoloji, mitolojik, ateş, armağan, özel, genel, Suç, Suçlu, Suçsuz, toprak, ana, yar, aşk, ses, sessizlik, sonsuz,yaprak, yas, zor, zorluk, soy, yalan, yalın, seramik, aile, alzheimer, canlı, canlı müzik, fanatik, gazete, hürriyet, haber, joker, kariyer, kral, şeytan, nick, kod,örgü, motif, çığlık, karanlık, zamane, zor, zorlanmak, arena, forum, motet, andante, agora, söyleşi, irade, düş, blogsiform